29 Şubat 2016 Pazartesi


Yeni bir konuyu öğrenirken olduğu gibi yabancı dil ile ilk tanıştığınız zaman önemle dikkat etmeniz gereken kurallar vardır. İşte bu esaslar size başarıyı veya başarısızlığı getirir.

Yabancı dil eğitimine başlarken öncelikle o dili öğrenmeye samimi olarak niyet etmelisiniz. 

Küreselleşmenin, iletişim çağının ve mesleğinizin mecburiyetlerinden öte o dili öğrenmeyi gerçekten istemelisiniz. 

Öğrendiğiniz dili konuşmak, okumak, yazmak yani iletişim kurmak üzere kullanmak, kullanmayı sağlamak esas hedefiniz olmalıdır. 

Bu şartları yerine getiremiyor, kendinize dürüst davranamıyorsanız, hiç zaman kaybetmeyin derim. 

Birçok okul, eğitim kurumu, dil kursları hatta üniversiteler yabancı dil öğrenmek için yola çıkıp, sadece mecburiyetler doğrultusunda kayıt yaptırmış öğrenciler, meslek çalışanları ile doludur. Ancak; verim ve başarı yüzdeleri çok düşüktür!

Yabancı dil ile eğitim yapan üniversitelerin hazırlık sınıflarında bile istedikleri bölümü kazanmış olmalarına rağmen, dil eğitiminde yeterliliği sağlayamayıp geri dönen pek çok öğrenci vardır! (Bu konuda kurumların, eğitimcilerin yetersizliği ayrı bir gerçektir; evet; ama o başka yazı konusudur.)

Önce niyet sonra istek yerine geldi diyelim; hemen ardından dil bilincinin oluşmuş olması gerekir. Bu konuda bilinçli olmak şarttır!

Nedir o bilinç?

Dil eğitimi, boş zamanlarınızı değerlendireceğiniz bir aktivite değil, bir bilimdir ki buna dil bilimi, dil eğitimi diyoruz!

Bu eğitim zor değil, ancak; meşakketlidir, emek ister, gayret ister. Her yeni bir kelimede pes ederseniz, olmaz! Adı üstünde yabancıdır. 

Yani sizden olmayan, farklı bir şeyi kabullenme sürecine hazır olmalısınız! 

Yeter mi? Hayır!

Bu konu dar zamanda, dar alanda kısa paslaşmalar şeklinde aradan çıkarılacak eğitim şekli değildir, zaman hatta bol zaman ister. Anlaması, kavraması ve öğrenilen bilgilerin beyin tarafından kabullenip, onaylanıp, günlük hayatta uygulanabilmesi için yeterli zaman gerekir. Bu zaman aralığına ilaveten öğrenilen bilginin unutulmaması için kullanım ve pratik yapabilme alanı da eklenmelidir!

Eminim, çevreniz bu konuda dil bilgisi kuralları anlamında başarılı olmuş fakat, iletişim kuramayan, anlatmak istediğini söyleyemeyen, söylediğini yazamayan, okuduğunu anlamayan, dinlediğini kendi diline çeviremeyen insanlar ile doludur. Onlardan biri olmak istemiyorsanız; bu asli gerçeği gözardı etmemelisiniz!

Bu aşamanın diğer bir gerçeği de kendi anadilinizi nekadar başarılı kullandığınızdır. O dilde doğmanız o dili verimli, etkili ve doğru kullanıyorsunuz anlamına gelmez!



Evet buraya kadar eğitim öncesi temel esasları sıraladım. İsterseniz özet geçeyim; serde hocalık var hiç üşenmem! İşim bu! 

Niyet, istek, yeterli zaman, dil bilinci, gayret, bu dili kullanacak alan yaratabilmek ve bununla beraber anadili doğru kullanabilmek.

Şimdi ise eğitim aşamasına geçtikten sonra asla yapmamanız gereken konuları özet geçeyim. Detayları daha sonra anlatırım.


1.Lütfen aceleci davranmayın, her işin bir abc'si olduğunu     unutmayın ve adım adım hareket edin, bir ay sonra                 şakır şakır farklı bir dil konuşuyor olamazsınız! Bunu iddia       edenlere de gülün geçin! Sakın zamanınızı ve paranızı           kaptırmayın!

2.Asla kendi ana dilinizde bildiğiniz dil bilgisi kuralları ile yeni öğrendiğiniz dili karşılaştırmayın! Her dil ayrı kurallar         zinciridir. Sorgulamak güzeldir; ancak, dil öğrenmek               sorgulamayı sevmez, sayısal düşünceyi istemez, sadece       kabul edin ve uygulayın! Dedim size; nazlıdır, özen ister!

3.Öğrendiğiniz dilde başarılı olabilmek için o dilin konuşulduğu ülkenin toplumsal, kültürel, tarihi                         özelliklerini de tanıyın.Yani o ülke ile tanışın! Aksi                   takdirde suni bir öğrenme olacaktır ki anlamamaya,             unutmaya çok müsaittir! Bu konuyu milli değer  yargılarınızın ötesinde tutun,milliyetçilik hislerinizle karıştırmayın! Farklı kültürde yeni bir dil öğrenmek sizi ne değerlerinizden ne de ana dilinizden uzaklaştırır!

4.Dil öğrenme isteğinizi, yani; kendinizi sürekli motive edin.       İsteğinizin azaldığını, zorlandığınızı fark ettiğinizde sakın       vazgeçmeyin. Öğrenme aşamasında her konunun                   zorlayıcı bir kırılma noktası vardır. Bu hassas nokta ''ya           tamam, ya da devam'' anıdır. Bu aşamada hep devamı           seçin, çünkü buraya kadar zaten çok yol katettiniz. Bunu         gözardı etmeyin!


Son aşama ise öğrendiğiniz dili gerçek hayatta kullanabilmektir. Bunu sağlayabilmek için o dilin kullanıldığı hayatın içinde bulunmalısınız dışında kalarak değil.

Hangi dili öğrendiyseniz, o ülkeye gidin demiyorum. İmkan ve fırsatlar dahilinde gidebilirseniz çok güzel olur tabii. Ancak gidemiyorsanız da sorun değil! İlgi veya iş alanlarınıza göre o dilde yazılan kitapları, dergileri okumak, haber kanallarını izlemek, dinlemek, güncel olayları zaman zaman o dilde takip etmek, o dilde çevrilmiş, alt yazısız filmleri seyretmek, şarkıları mırıldanmak, kısa da olsa yazılar yazmak, yabancı internet sitelerine üye olmak uzun vadede size yarar sağlayacak, unutmanızı engelleyecektir!

Emek ve gayret sarf ettiğiniz bu yolda tüm çabalarınızın kısa süre sonra boşa gitmesini istemezsiniz değil mi?

Ve son olarak...

Ne yapın, ne edin verimli sonuçlar alabilmek için bu işe erken yaşlarda başlayın! 

Geç kaldığınızı düşünüyorsanız da vazgeçmeyin fakat kendinize yüksek hedefler koymayın!     

Kendinizi farklı bir dilde ifade edebilmenin, iletişim kurabilmenin, yeni dünyalar içinde yeni keşifler yapmanın keyfini yaşayın.                               


Keyif Dolu Günleriniz Olsun...

Petek Uluğ





23 Şubat 2016 Salı

            

Güzel ülkemde ziyaret edemediğim birkaç şehirden biriydi ADANA. Üniversitede Adana'dan gelen öğrencilerimle sohbet ederken Onlara sorular soruyor ve gitmiş kadar oluyordum. Sonunda geçen bahar bu güzel şehre gidebildim. Ancak; vuslata erince bir rahatlık mı geldi ne, bir türlü yazımı yazıp, blogumda arşivleyemedim. Belki de tadı damağımda kaldı da ondan! Neyse o gün bugünmüş!

             

Adana'ya İzmir'den hava yolu ile ulaşmak yaklaşık 1- 1.5 saat sürüyor, fakat; gidiş ve dönüş saatleri kısıtlı. Uçuş saatlerini ayarladıktan sonra, gökyüzünde sizi tam bir seyir şöleni bekliyor hazır olun. Sakın uykuya, sohbete falan dalmayın!

Çukurova semalarına vardığınızda pamuk tarlalarının cazibesi kadar Çukurova Üniversitesi'ne ait kampüsün yakınlarında bulunan Seyhan Barajı da yukarıdan harika bir görüntü veriyor. 


             

Şakirpaşa Havaalanı'na inince kısa bir süre şaşkınlık yaşamadım dersem yalan söylemiş olurum, çünkü; 5.Büyük şehrimiz olan Adana'nın havaalanı o denli büyük değil. Hatta oldukça küçük! Olsun; şehir öyle güzel ki!
Alanın hemen çıkışında bekleyen, saat başı hareket eden otobüsler ile kısa sürede şehre ulaşabildik. Diğer bir alternatif ise alana yakın mesafede bulunan istasyon garından tren ile şehir merkezine gitmek. Mesafeler çok yakın ve yol boyu gayet keyifli.

Biz tren yolculuğunu ertesi gün yaptık ve şehrin farklı merkezlerini, ana caddelerini bu şekilde daha rahat keşfedebildik!

                              

Adana'ya girer girmez sizi Seyhan Nehri'nin iki yakasını
(Seyhan- Yüreğir) birbirine bağlayan şehrin simgesi tarihi Taş Köprü karşılıyor. Roma Dönemi eseri olan bu köprü kısa bir süre öncesine kadar taşıt trafiğine açıkmış, ancak şimdi sadece yaya geçişine izin veriliyor. Kullanılabilir olan en eski köprülerden biri ünvanını da taşıyor.

Turistlerin fotoğraf çekilmek için doğal platform olarak kullandıkları köprüde her şehrin ana merkezlerinde görmeye alışık olduğumuz işportacılardan bol bol görebilirsiniz.

Otelimiz Seyhan Nehri ve Taş Köprü'yü gören bir konumda olduğu için ben sabahın ilk ışıklarına kadar geleni geçeni ve nehrin sükunetini seyretmiştim.  

                     

                          
      
Şehrin merkezinde, Seyhan Nehri'nin tam karşısında Sabancı ailesinin inşa ettirdiği Sabancı Merkez Camii bulunuyor. Caminin etrafı ise yemyeşil Merkez Park ile çevrili. Hava güzel olduğu için o günlerde park çok kalabalıktı.

       

      

Adana turizme açık bir şehir olduğu için her türlü konaklama imkanına sahip. Seyhan Nehri yakınlarında kalırsanız, köprüyü yürüyerek geçer, fotoğraflarınızı çeker ve hemen arka caddedeki ünlü Kazancılar Çarşısı'na girebilirsiniz. İşte bu çarşı tam bana göreydi. Her türlü eski, nostaljik detayların, bakırcıların, hanların, hamamların, kebapçıların ve turşucuların, şalgamcıların sıra sıra sıralandığı bir kapalıçarşı Tarihi Kazancılar Çarşısı. Geleneksel dokuyu hissetmek, en eski kebapçı adreslerine ulaşmak isterseniz buraya mutlaka uğramalısınız.

O meşhur kebabı kadar şalgamının da lezzeti çok doğal ve farklıydı. Şalgamı anmadan geçersem haksızlık yapmış olurum. 

Kazancılar Çarşısı içinde şehrin tüm yerel havasını soluduktan sonra, yakın civarında Fotoğraf ve Sinema Tarihi Müzesi bulunuyor, aklınızda olsun.

Ayrıca vaktiniz varsa ve havada müsait ise Baraj Bölgesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Şehirde doğal güzelliği yaşayabileceğiniz bölge diyebilirim. Taksi ile ulaşabileceğiniz mesafede.

               
         
              

               

                  

                           

                 

Yukarıda gördüğünüz Üreyir Bölgesi'nde Bossa Tekstil ve Kumaş fabrikasından kalan eski bir baca. Bugün ise Adanalılar için sadece Sakıp Sabancı'yı hatırlatan bir simge.

                 

Adana halkı turist olarak sorduğunuz her soruya son derece ilgili ve samimi yanıtlar vererek ''Ülkemin her köşesi ve her insanı ayrı güzel!" dedirtiyor.

Şehrin konumu bazı çevre illere çok yakın, özellikle komşu il Mersin'e 1 saat gibi kısa bir sürede ulaşabiliyorsunuz. Biz bir günümüzü bu şehre ayırdık ve iyi ki de ayırdık! (O da ayrı bir yazı konusu, tabii!)

Seyahat için en uygun zamanlar Nisan, Mayıs aylarıymış. Biz de Mayıs ayını tercih ettik. Ne terledik, ne üşüdük. Nisan ayında yapılan Portakal Çiçeği Festivali'ni görmek istesem de çok kalabalık olmasından dolayı şehrin güzelliğini yaşayamayız endişesi ile tercih edemedik! 

Ve tabii son olarak oraya kadar gitmişken bici bici tatlısı yemeden dönmeyin. Nedir bici bici? Adana'ya özgü su, nişasta, gıda boyası ve buz ile yapılan bir türlü sulu muhallebi.


Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ






















16 Şubat 2016 Salı

Uzun süredir İzmir'de hasta çocuklar ve yakınları ile ilgili gönüllü çalışmalar yapan kişi veya kurumlara ulaşarak sosyal sorumluluk projeleri kapsamındaki çalışmalarını incelemek ve bu konuda bilgi almak istediğim kişiler vardı. İlk olarak çevremdeki doktor arkadaşlarıma ulaştım. Ancak; resmi prosedürler gereği çok açıklayıcı bilgi alamadım. 
Gönüllü üyesi olduğum Lösev ile irtibattaydım ki Onlar beni buldu. Yok, belki de ben Onları buldum. Ya da birbirimizi bulduk.
Geçen hafta Alsancak sokaklarında acele ile yürüyordum. Meksika Sokağı'nda ''Love Fest'' etkinliği vardı. Rengarenk, kırmızı kalpler ile süslenmiş standlar kuruluyordu. Girersem çıkamam diye düşündüm, çünkü; bayılırım bu renkli standlara. Acelem de olsa içlerinden biri dikkatimi çekti. Tam arayıp da bulamadığım, bu kış çok beğendiğim örgü atkıları satıyorlardı. Çok fazla düşünmeden hemen istediğim rengi alıp ayrılmak üzereydim satış yaptıkları poşetlerinin üzerinde yazan isim dikkatimi çekti. 
İZMİR HASTA ÇOCUK EVLERİ DERNEĞİ
İşte ayağıma gelmek buydu, tesadüf olamazdı. Çok tatlı, sempatik hanımlar bu dernek yararına el örgülerini satmak için buradaydılar. Çok heyecanlandım. Ayaküstü kendimi tanıttım, mail adresimi verdim, biraraya gelmek üzere sözleştik. 
İşte şimdi derneğin gönüllü çalışanı Yeşim Çopur'un verdiği bilgilendirme yazısını Dernek Kurucusu Prof.Dr. Buket Erer Del Castello'nun anlatımı ile olduğu gibi paylaşıyorum sizlerle. Benim atladığım bir şey olmasın. Bu denli güzel projeyi, etkilikleri herkes duysun, bu dernek daha fazla sayıda yardıma muhtaç hasta çocuklarımıza ulaşabilsin. Gönüllüler ile daha uzun yol alsınlar.
Derneğe emeği geçen, çaba gösteren, destek veren herkese teşekkürler. Hasta çocuklarımız en kısa zamanda iyileşip şifa bulsunlar.


Peteğin Keyif Dükkanı:
İZMİR HASTA ÇOCUK EVLERİ DERNEĞİ hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Size ve derneğe nasıl ulaşabiliriz?
2004 yılında Prof.Dr. Buket Erer Del Castello’nun sunduğu ‘İzmir Hasta Çocuk Evleri’ projesi dönemin Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı Başkanı Prof.Dr. Sevgi Mir ve dönemin Ege Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ülkü Bayındır tarafından büyük bir heyecanla desteklendi.
Aziz Kocaoğlu’ndan Önemli Destek
İzmir Hasta Çocuk Evleri projesinin amacı ‘Anadolu’nun dört bir yanından İzmir’e tanı ve sağaltım için gönderilen, kalacak yeri veya yakını olmayan, ekonomik sıkıntısı olan ailelere ve hasta çocuklarına sıcak bir yuva sağlamak, onları sağlıklı ortamlarda barındırmak ve her türlü maddi ve manevi gereksinmelerini karşılamaktı.
2005 yılı Şubat ayında küçük bir grup gönüllü bir araya gelerek Hasta Çocuklarımız ve Ailelerini Destekleme Derneğinin çatısı altında toplandı. Hasta çocuklar ile ailelerin misafir edileceği evlerin Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından derneğe tahsis edilmesi, projenin hayata geçirilmesinde atılan en önemli adım oldu.
Gönüllülerimiz Arttı
Ege Üniversitesine yakın mesafede bulunan bu mekanlar Çimentaş A.Ş’nin gönüllü ve özverili katkıları ile kısa sürede her biri 2 aileyi barındırabilen, her türlü yaşamsal ihtiyacı karşılayan konforlu daireler haline getirildi.
Evlerin ve hasta ailelerin denetiminden sorumlu koordinatörümüz Sevil Ozan’ın 2008 yılında derneğimize katılması ile gücümüz ve büyüme arzumuz kamçılandı. Ocak 2011 de ilkelerimiz ve tüzüğümüz değişmedi, sadece ismimizi herkesin benimsediği ‘İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği‘ olarak kısalttık, gönüllülerimiz arttı, sorumluluklarımız da arttı. Artık başka hastaneler ve tedavi merkezlerinden de yardıma muhtaç hasta aileleri için aranıyoruz.
Anadolu’nun Dört Bir Yerinden Gelen Çocuklara Kucak Açıyoruz
Dernek Başkanımız Sayın Suzan Kızılgök, bizlerin ve çocuklarımızın ‘Suzan Annesi’, kurulduğumuz günden beri bize deneyimiyle her konuda ışık tutuyor destek oluyor; dernekteki her gönüllünün belirli bir görevi var ve hepimiz gönüllülüğün sadece gönül işi olmadığının bilincinde, sorumluluk duygusu ve disiplinle çalışıyoruz.
Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesine Anadolu’nun dört bir yanından hasta çocuklar tanı ve sağaltım için gönderilmektedir. Bu çocukların büyük kısmını lösemi, kök hücre nakli, organ nakli gibi zor ve uzun süreli sağaltım gerektiren, hastanede yatma süreleri uzun, taburcu edilseler bile ayaktan takipleri aylar sürebilen hastalar oluşturmaktadır. Evini, işini, şehrini ve yakınlarını bırakarak hasta çocuğu için bilmediği, kimseyi tanımadığı bir şehre gelen aileleri çok büyük sıkıntılar beklemektedir. Çocukların hastalığı aileyi de parçalamakta, çoğu kez babalar işlerini kaybetmekte, çoğunluğu dar gelirli olan bu ailelerin maddi sıkıntıları bu koşullarda katlanarak artmaktadır. En temel ve insanca hak olan ‘barınmak’ ciddi bir sorun olmaktadır.
Ailelerden Hiçbir Katkı Almıyoruz
Evlerimizdeki eşyaları İzmir’li hayırseverlerin yardımları ile tamamlamaya ve yenilemeye çalıyoruz. Ailelerimizin gıda, giyim başta olmak üzere her türlü ihtiyaçlarını bize destek olan sponsorlarımız ve bağışçılarımız sayesinde karşılayabiliyoruz. Evlerimizin bakımını, temizliğini en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz çünkü o evlerde bağışıklık sistemi zayıf yavrularımız barınıyor. Evlerin su, elektrik ve ısınma masrafları dahil tüm giderleri derneğimiz tarafından karşılanıyor. Ailelerden hiçbir katkı almıyoruz, onların en önemli görevi hasta çocuklarının yanında olmak, onları düşünmek ve sevmek ve yaşamlarının bu zor ve karanlık günlerinde kendilerini yalnız hissetmemeleri ve biraz olsun huzurlu olmaları.
10. Yılımıza Büyüyerek Giriyoruz
Sizlerin ve bizlerin sayesinde....
10 yıldır, 6 ailenin barınabildiği 3 evi ile Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesinden gelen hasta çocuk ve ailelerine hizmet vererek gücüne güç katan İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği 10. yılına büyüyerek giriyor. İzmir’li bir hayırseverin bağışlarıyla ev sayısını artıran Derneğimiz Basın Sitesi ve Balçova’daki evlerini de hizmete açarak 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesinden de hasta kabul etmeye başlamıştır.
Çağdaş birey sadece kendinden değil ‘kendinden daha şanssız ve zor durumda olanlardan da sorumludur’ ilkesinde birleşmiş olan İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneğinin gönüllüleri, 10. yılını kutlayacak olan derneklerinde 500’e yakın fakir, yalnız ve çocuğu hasta aileye kucak açtı, onlara layık oldukları insanca yaşam koşullarını sağladı, dertlerine ve sevinçlerine ortak oldu.
Prof.Dr. Buket Erer Del Castello
Dernek Kurucusu
Daha fazla bilgi için:
İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği
Suzan Kızılgök          : +90 542 534 34 64
Prof.Dr. Buket Erer Del Castello: +90 533 211 36 71
Sevil Ozan                : +90 539 930 23 60

www.hastacocukevi.org.tr
buket@hastacocukevi.org.tr
sevil@hastacocukevi.org.tr

                      

Peteğin Keyif Dükkanı:

Etkinliklerinizi ve projelerinizi anlatır mısınız?

Etkinliklerimiz :
- Ekin Koleji ortak çalışması ile Tolga Çandar Konser Organizasyonu
- Ege Üniversitesi Konservatuar Hocalarından Sn. Barış Doğan Derneğimiz adına 3 yıldır konser vermektedir
- Efes Rotary Klübü ortak çalışması ile 2014 yılında Sn. Tevfik Rodos konseri
- İtalyan Konsolosluğu organizasyonu ile Tenor Sn. Livio Angelisanti , Sn. Tevfik Rodos ile Ahmet Adnan Saygun’da Yeni Yıl Konseri
- Sn. Evrim Özkaynak konseri
- Farklı zamanlarda organize edilen Kahvaltı ve
Akşam Yemeği Etkinlikleri ile Konaklamalı hafta
sonu gezileri
- Derneğimize destek olmak adına farklı zamanlarda
Gelişim Koleji ve Çakabey Koleji Yeni Yıl Kermes Etkinlikleri
- Dernek Üyesi bir arkadaşımızın Gümüşpala’da kullanımımız için verdiği dükkanda 2. El Kıyafet Satış Organizasyonu
- 2 yıldır İngiliz Kilisesi ‘Christmas Kermes’ etkinliği
- Dora Dergisinin Night Out Fest organizasyonuna
stand açılarak Dernek tanıtımının yapılması
- Dora Dergisinin Love Fest Organizasyonuna katılım
Projelerimiz :

- Ana projemiz, mevcut evlerimizde hasta çocuk ve ailelerinin sağlıklı yaşayabilmeleri için uygun ortamın devamlılığının sağlanması
- Ailelerin İzmir’de yaşamalarını kolaylaştırmak ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek adına verilen desteğin sürekliliğinin sağlanması
- Yeni bağışşanan evin protokolünün hazırlanması ve 3 ailenin konaklayabileceği şekilde tadilatının yapılması
- Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesi’nin ihtiyaçlarının karşılanması için bağışçılarla iletişime geçilerek gerekli çalışmaların yapılması, ihtiyaçların temini
- Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk Hastanesi ile ilişkilerin geliştirilmesi için işbirliği çalışmalarının yapılması
- 4 senedir Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesinde ‘Yeni Yıl Kutlama’ etkinliği düzenlenmesi. Bu sene çalışılmaya başlanan Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk Hastanesinde de ‘Yeni Yıl Kutlama’ etkinliği düzenlenmesi
- Kurban Bağışı çalışmalarının daha etkin yapılması, yıl boyunca ailelerin et ihtiyacının karşılanması
- Evlerimizde kalan ailelerin, temel gıda ve kuru bakliyat ihtiyaçlarının giderilmesi için bağışçılarla işbirliği çalışmalarının daha etkin yapılması, Ramazan Paketi bağışı organizasyonu
- Derneğin tanıtımı için yeni projeler üretilmesi, ‘tanıtım dosyası’ hazırlanarak firmalarla sosyal sorumluluk projeleri kapsamında ortak çalışmalar yapılması
- Bornova Belediyesi Dernekler Koordinatörlüğü ile ortak projeler yürütülmesi

Beni ve blogumu ziyaret edenleri bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim Yeşim Hanım.

Sağlıklı keyif dolu günleriniz olsun...

Petek Uluğ







11 Şubat 2016 Perşembe

     
Birkaç hafta önce online yeme, içme ve gezi kültürü dergisi Travel and Gourmets’in bir araya getirdiği İzmirli blogger arkadaşlar ile beraber İzmir’in sakin, sessiz ama keyfi bol ilçelerinden birine gezi düzenledik. Sabahın erken saatlerinde Ödemiş’e gitmek için yola koyulduk. Konu İzmir, konular yemek, gezi ve paylaşım olunca enerjisi bol bir gezi olacağı da belliydi ve öyle de oldu!

Herkesin blogger olduğu bir grup ile bir arada bulundunuz mu hiç bilmiyorum ama bir kere mutlaka deneyin derim. Yaşadığımız şehri güzel anlatabilmek, tanıtabilmek amacıyla çekilen fotoğrafların içinden en güzelini seçip paylaşabilmek uğruna sarf edilen çabalara ya şaşarsınız ya da gülersiniz. Belki de takdir edersiniz!
                                                                                                                              
                     

Neyse, ekip olarak çıktığımız gezinin ilk durağı Birgi’de bulunan Nardanesi’ydi. Adı gibi yer gök nar doluydu her yerde. Daha önceleri ziyaret ettiğim Birgi’de narın ünlü olduğunu bilmiyordum, öğrendim.

                                

                       

Peksimet avutması denilen yöresel ekmek ile ot kavurmasının bulunduğu geleneksel kahvaltının ardından nar suyu ikramları ile uğurlandık. Bu arada kafenin güleryüzlü, konuşkan sahibi Birgi’nin burç, kale anlamına geldiğini, artık Ödemiş’in bir semti olduğunu, otobandan uzaklığından dolayı sükunetini koruduğunu anlattı bizlere.
Birgi  vakti zamanında alimlerin medrese eğitimi verdikleri, birçok farklı kültürlerin yaşadığı, kuru incirin bol yetiştiği hem doğal hem de tarihi bir beldedir aslında. Efeler diyarıdır.

Son dönemlerde ise Ege Bölgesi’nin tüm güzelliklerini barındırdığı için dizi ve sinema çekimlerine plato olarak tercih ediliyor.

                      

İzmirli yönetmen Çağan Irmak’ın ‘’ Unutursam Fısılda’’ filmi burada çevrilmişti, seyredenler selvi ağaçlarının arasındaki o renkli evlerin güzelliğini, taş yolların nostaljik görüntülerini hatırlarlar. Bugünlerde ‘’Yeşil Deniz’’ dizisi çekiliyormuş burada. Bir grup arkadaşımız dizi setini ziyaret ederek bu doğal stüdyodan fotoğraflar çekti.

                     
                           
          
                                                
                       

İkinci durağımız sadece yerli değil yabancı turistler için de cazibe merkezi olan ünlü Çakırağa Konağı idi. Tüccar Çakıroğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan 3 katlı bu tarihi konak, mimari işçilik anlamında görsel zenginliği ile muhteşem bir bina. Fotoğraf çekimi için özel izin aldığımız konağa beşer kişilik gruplar halinde kabul edildik.          
                                                                                                                                                                                              

Döneminin özelliklerini yansıttığı gibi aile bireylerine verilen değeri de gösteriyor. Örneğin, Mehmet Bey’in İstanbullu eşinin özlemini gidermesi için konağın odalarından birine İstanbul adını vererek tavana İstanbul siluetini resmettirmesi ilginçtir.

                      

Daha sonra Selçuklu ve Romalı dönemlerine ait mimari etkilere sahip olan Osmanlı Camiisi Aydınoğlu Mehmet Camii’ni ziyaret ettik.      
                                                                                                                                                                                                                                                                                       
Birgili yerel halkın kendi ürettikleri elişleri ve ürünlerin bulunduğu minik köy pazarı şehir merkezinden gelen bizler için her an bulamayacağımız doğal tezgahlardı. Bol bol Ev makarnası, ev eriştesi, ev salçası, kuru incir ve peksimet vardı.Tabii alışveriş yapmadan dönmek mümkün olmadı.

                     

                     

Birgi sonrası varacağımız yer Bozdağ’ın tepelerindeki bembeyaz karları seyrederek ilerlediğimiz Gölcük’tü. Bol oksijenli temiz havası ile göldeki sakinlik huzur vericiydi. Ödemiş’in meşhur Tengül denilen üzerine peynir rendelenen pidesinin yapıldığı fırını bulunca biz bloggerların heyecanını görmeliydiniz!


              

Gölcük’te usulüne uygun, lezzeti bol keşkek pişiren güzel restoranlar var, aklınızda olsun. Kışın ortasında bile gölün manzarasının güzelliğini, etrafındaki çay bahçelerinde içeceğiniz çayın tadını eminim unutamazsınız.

                                  

Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayi Milliye hareketinin başladığı ilk yer olan Ödemiş’in merkezi, dönüş rotamızda son duraktı. Cumartesi günleri pazarının kurulduğunu  biliyorduk. Biz de hem pazarı gezmek hem de meşhur Ödemiş köftesini tatmak için burayı beklemiştik.

Pazarda en sevdiğim karaaşı denilen kestane cinsini bulunca birkaç kilo almadan edemedim! Zaten verimli tarım topraklarına sahip olduğu için kestanesi, patatesi ve süt ürünleri ile ünlüdür Ödemiş. Ülkemizin süt deposu da diyebiliriz bu bölgeye. Başka bir özelliği daha var. Birçok belediyenin şehir peyzajında kullandığı süs bitkileri, çalı grupları bu ilçemizden sağlanır.

                        

Hanımların Ödemiş Keteni, Ödemiş İpeği dedikleri yöresel kumaşların, bezlerin satıldığı tezgahları da gezip, inceledikten sonra bol çekimli, hoş sohbetli gezimizi tamamlayarak akşama doğru İzmir’e  dönmek üzere  yola çıktık. Yol boyu konuştuğumuz konu ise iklimi, tarihi, doğası bu denli güzel bir bölgede yaşıyor olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzdu.

Keyif Dolu Günleriniz Olsun...

Petek Uluğ






































5 Şubat 2016 Cuma


Karnıbaharı sever misiniz bilmiyorum ama renginin mor olanı bir harika. Tamam; tadı da pişirmesi de aynı ama görseli çok hoş.

Yurt dışında farklı renkleri de bulunan karnıbaharın mor olanı Türkiye'de ilk kez İzmir'de Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarafından üretilmiş. Bu rengi veren üretiminde kullanılan flovin maddesi. Kesinlikle doğal, boya değil.

Antioksidanı bol olduğu için faydası da fazlaymış.

Ben bu fotoğrafı çektikten sonra kendisini haşlayarak salata yaptım. Rengini biraz kaybetti ama bu kez de eflatun karnıbahar oldu. Üzerine süslediğim yoğurt ile de çok süslü bir karnıbahar haline geldi :)


Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ